I. Misket
Eller işkenceden çıkmıştı.
Yumulmuş, kanlamış, titremeyi bilmeyen eller. Ama Teknisyen o ellerle saçlarını topluyordu yerden — yolunan, koparılan, dağılan saçlarını — ve avuçlarının arasında yuvarlayarak misket yapıyordu.
Gözler bağlıydı. Ne tavan görünüyor ne duvar. Yalnızca avuçların sıcaklığı, yalnızca o küçük yuvarlak şey.
Bir ses geldi.
— Teknisyen arkadaş, atma onları. Bir gün devrim müzesine koyarız.
Göz bağının ucunu kaldırdı. Kara yağız, saç sakalı birbirine karışmış bir yüz. Yaşlı. Ama gözleri — gözleri gülümsüyordu.
İşte o an tanıştılar.
Sonraki günlerde aynı ranzayı paylaştılar. Aynı voltayı. Aynı sessizliği.
Adı Yamalı Ökkeş’di.
—
II. Karanfil
Bana kimse gelmezdi.
Bu cümleyi Teknisyen hiç söylemedi yüksek sesle. Ama Ökkeş biliyordu. İnsanlar birbirini o koşullarda kelimesiz öğrenirdi — bakışlardan, volta adımlarının ritminden, ziyaret günlerindeki sessizlikten.
Ökkeş’in karısı her iki haftada bir gelirdi.
Getirdiği şeyler vardı: Ütülü gömlekler. Ve gömleğin ceplerinde — karanfil kurusu. O kuru karanfiller askeri cezaevinin havasına karışır, koğuşun köşelerine sızar, demir parmaklıklara yapışırdı. Saatler sonra bile burnunuzda kalırdı.
Teknisyen o gömleğe bakardı.
Çölde vaha görür gibi.
Her şeyin bu kadar özenle var olabileceğine, bir insanın başka bir insan için bu kadar düşünebileceğine — buna imrenmemek elden gelmezdi. İmrenmek de doğru kelime değildi aslında. Daha derindi. Daha sessiz.
Bir özlemdi.
—
III. Volta
İdamla yargılanıyorlardı.
Bu gerçek bazen tavan gibi basardı üstüne, bazen de hayatın sıradan bir ayrıntısı gibi geçip giderdi. Hangi gün hangisi olacağını bilmezdin.
O gün Ökkeş voltada sordu:
— Kaç yıl yatarız, idam edilmezsek?
Teknisyen düşünmedi.
— Herhalde on beş yirmi yıl sonra çıkarız.
Ökkeş durdu. Güldü — önce sessizce, sonra yüksek sesle, sonra yerlere yıkılırcasına.
— Yahu leblebi yer gibi yılları yiyorsun be! Ne rahatlık!
— Ne yapalım Ökkeş Abi, esir düşmüşüz, teslim mi olalım?
Volta devam etti. Birkaç adım sonra Teknisyen ekledi — kendine mi söyledi, Ökkeş’e mi, fark etmiyordu:
— Benim karanfil kokulu gömlekler getiren bir karım olsa yüz yıl yatarım.
Ökkeş adımını yavaşlattı. Teknisyen’a döndü. Gülümsüyordu — ama o gülümsemenin içinde acı vardı, taze acı, az önce kesilmiş bir şeyin acısı.
— Biliyor musun? Dışarı çıkarsam her gün karımın ayaklarını yıkayacağım.
Sessizleştiler.
Voltaya devam ettiler.
O cümle koğuşta kaldı. Duvara sinmiş karanfil kokusuyla birlikte.
IV. Ver Elini Gaziantep
Dört beş yıl geçti.
Önce Ökkeş çıktı, sonra Teknisyen.
İstanbul’daydı Teknisyen. Ökkeş aklından çıkmıyordu. Bir sabah erkenden kalktı. Bilet aldı. Ver elini Gaziantep.
Gaziantep’te Nizamettin Abi vardı. “Benden en az yirmi beş yaş büyük, bilge bir sendikacı. Bir yıl yatıp çıkmıştı. Halkın doğal önderi dedikleri türden — yanına gittiğinde çocukları gibi bağırlarına basarlardı seni.”
Yemek yediler. Hoşbeş ettiler. Sonra Teknisyen sordu:
— Yamalı Ökkeş’i tanıyor musun?
Nizamettin Abi karısına baktı. Karısı Nizamettin Abi’ye baktı.
— Kim tanımaz ki Ökkeş’i? Boşandı karısından. Kendisinden hayli genç bir kadına aşık olmuş, yeniden evlendi. İstersen adresini bulurum.
Teknisyen duymadı bu son cümleyi.
Ya da duydu ama işlenmedi. Beyne ulaşamadı. Çünkü beyin o anda başka bir şeyle meşguldü: içindeki bir şeyin parçalandığını kaydediyordu.
Yüreğinde ne kadar güzele dair, iyiye dair, insana dair bir şey varsa — hepsi bir anda söndü.
Dudaklarından tek kelime döküldü:
— Alçak.
Sessizlik.
Nizamettin Abi ile karısı birbirlerine baktılar. Teknisyen’e bakmadılar. Teknisyen’e bakılmazdı o anda.
—
V. Terminal
Terminale kadar tek kelime konuşmadılar.
Gaziantep sokaklarından geçtiler. Trafiğin sesi vardı, çocukların sesi, bir yerden kebap kokusu geliyordu. Hayat akıp gidiyordu — umursamaz, acımasız, kör.
Hareket edecek ilk otobüse bindi Teknisyen.
Nizamettin Abi eliyle başını tuttu. Gözlerinin içine baktı — uzun uzun, arayarak, bularak.
— Üzülme yoldaş. İnsanın niteliğini öğrenmek için ne yaptığına değil, hangi koşullarda neler yapabileceğine bakacaksın.
Otobüs hareket etti.
Teknisyen camdan Gaziantep’in uzaklaşmasını izledi. Sokaklar. Binalar. Minare. Sonra otoban. Sonra tarla.
O hayal kırıklığını ifade edecek kelime yoktu. Teknisyen bunu o gün anladı — bazı şeyler için dil yoktu. Dil yetişemiyordu.
Ama o gün, o otobüste, bir şey de oldu: Teknisyen bir şeyi daha anladı. Bundan böyle tanıyacaktı onları.
VI. Karanfil Kokulu Kadınlar
Onları görür görmez tanırdı artık.
Karanfil kokulu kadınlar.
Kırılganlardı — ama kırılgan kelimesi doğru değildi tam olarak. Kırılan şey içlerindeydi; dışları çoğu zaman sertti, bazen ölçünün ötesinde. Bu sertlik zırhıydı. Ve zırh ancak ihanet görmüş beden takar kendine.
İsyankârlardı. Bu isyanı bastırmak için şiir yazarlardı, türkü söylerlerdi. Genelde güzel sesli olurlardı — sanki acı sesi güzelleştirirdi.
Bakışları ele verirdi kendilerini. Anacıl bir şey vardı o bakışta — hem seni hem kendini korumak isteyen, ikisini birden kucaklayan o bakış.
Ve kokuları.
Karanfil.
Sormadan bilirdin: bu kadın sevdi, güvendi, bekledi. Ceplerinde karanfil kurusu taşıdı, ütülü gömlekler götürdü, yıllarını saydı. Ve sonunda — birer basit tutku uğruna — terk edildi. Ya da ihanete uğradı. Ya da şiddet gördü. Ya da sadece görülmedi, bu da bir tür ihanetti.
Onlardı bunlar.
İdamla yargılananların karıları. Hapishane kapılarında bekleyenler. Ütülü gömlek götürenler. Karanfil taşıyanlar.
Ve sonra terk edilenler.
—
KARANFİL KOKULU KADINLARI İNCİTMEYİN.
Züleyha Akın – 8 Mart 2010



