Ana içeriğe atla

FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Kusursuz Bir Sıradanlık

Kusursuz Bir Sıradanlık


Kusursuz Bir Sıradanlık

Ayşe Lebriz Berkem

Yıl 1985. Bir sabah KGB, Gordievsky‘i apar topar Moskova’ya geri çağırır.

Kendisi, KGB’nin kıdemli bir subayıdır ve aynı zamanda İngiliz MI6 için çalışan bir ajandır. Resmi gerekçe rutin bir değerlendirme toplantısıdır. Gordievski, bunun sıradan bir çağrı olmadığını hissetse de şüphe uyandırmak da istemediği için risk alıp gider. Moskova’ya vardıktan sonra kendisine görev verilmediği gibi yurtdışına çıkmasına izin verilmez. Telefonlarının dinlendiğini, sürekli takip edildiğini anlar. Açık bir suçlama yoktur ama artık güvenilir bir KGB subayı gibi davranılmıyordur. Tam bu noktada MI6’nın yıllar önce böyle bir durum olduğunda hazırladığı Pimlico Operasyonu devreye girer. MI6, bu planı yıllar boyunca en ince detayına kadar çalışmış hatta her ayrıntı defalarca prova edilmiştir. Gordievsky, takip edildiği için İngiliz diplomatlarla konuşmaz, önceden belirlenen işaretlerle iletişim kurar. Moskova’da bir caddenin köşesinde, bir fırının önünde elinde gri bir deri şapka ve Safeway poşetiyle bekler. MI6’ ya bağlı bir İngiliz istihbarat görevlisi, Harrods poşetiyle yürürken, Gordievsky’nin gözü önünde çikolata yiyerek sinyali aldığını ve operasyonun başlatılacağını onaylar. Gordievsky, peşindeki KGB gözetim ekibini ustaca atlatır. Moskova’dan Leningrad’a giden trene biner. Oradan da Finlandiya sınırına yakın Vyborg kasabasına giden bir otobüse binerek önceden belirlenen buluşma noktasına ulaşır. Bu sırada İngiliz diplomatlar -ki MI6 ajanlarıdır onlar- eşleri ve çocuklarıyla birlikte sıradan bir “hafta sonu Finlandiya tatili” izlenimi vererek arabalarıyla sınıra doğru ilerler. Issız bir ormanlık alanda buluşurlar. Gordievsky diplomatik plakalı arabanın bagajına girer ve üzerine yansıtıcı bir uzay battaniyesi serilir. Sınırda Sovyet muhafızları eğitimli köpeklerle arabayı aramak ister. İngiliz diplomatın eşi, arama köpeklerinin Gordievsky’nin kokusunu almasını engellemek için tam da o esnada inanılmaz bir soğukkanlılıkla bagaj kapağının üzerinde bebeğinin bezini değiştirir, kirli bezi de yere bırakır. Aynı anda diğer arabadaki kadın yanında getirdiği patates cipslerini köpeklere atar. Böylece köpeklerin dikkatini dağıtırlar. Dakikalar geçer. Pasaportlar incelenir. Gordievsky, bagajda nefesini tutmuş bekler. En küçük şüphe, en küçük bir hata her şeyi bitirecektir. Köpekler uzaklaşınca, diplomatik dokunulmazlığın da etkisiyle bariyer açılır, araç Finlandiya sınırına geçer. Gordievsky KGB‘nin elinden kurtulur.

Bu, bir film sahnesi değil. 

Bu bir casusluk hikâyesi. Seda Binbaşıgil’in hazırladığı ve yapay zekâ Bilge’yle sundukları Dünden Bugüne’de “Soğuk Savaş’tan yapay zekaya uzanan yolculukta Casuslukta değişmeyen ne?” podcast bölümü. *

 

Gerçekten KGB subayı Oleg Gordievski’nin –Soğuk Savaş tarihinin en cüretkâr operasyonlarından biri olarak bahsedilen- kaçışını sürükleyici bir film gibi dinledim. Ama konu bir casusun hayatı değil. Podcast’in sonundaki şu diyalog:

S.B – Burada beni şaşırtan detay sıradan bir aile görüntüsü verebilmek için küçücük bebeklerini bile riske atmaları. Çok ilginç.

AI Bilge – Son derece ilginç Seda. Bence bu operasyonu başarıya ulaştıran şey aslında belki de kusursuz bir plan değil; kusursuz bir sıradanlık.

Kusursuz Bir Sıradanlık

Beni, Gordievski’nin kaçış operasyonunda çarpan tam olarak bu.

Ajan olup da ajan değilmiş gibi davranan, neredeyse sıradan insanlarmış gibi görünen bu insanlar operasyon boyunca inanılmaz bir eş zamanlılıkla hareket eder. Çok iyi çalışılmış, tıkır tıkır işleyen bir plan. Ama “sıradan”. Neden bilmem, bana İlgi Alanı, Roma, Paterson ve Mükemmel Günler filmlerindeki kusursuz sıradanlığı çağrıştırdı. Ama bu kusursuzluk gösterişli, olağanüstü, erişilmez, virtüöz bir kusursuzluk değil. Sıradan. Yani: Kusursuz olan şey, kusursuz görünmeye çalışmıyor. Öyle bir ustalık var ki, ustalığın kendisi gündelikliğin içine karışıyor.

Gordievski örneğinde operasyonun başarısı ajanların ajan gibi görünmemesine bağlı. Hatta ne kadar başarılı ajan oldukları, dışarıdan o kadar sıradan görünmelerine bağlı. Bu müthiş bir paradoks: Başarının görünür işareti, başarının görünmez olması.

Bu paradoks üzerine düşünürken birden -nedendir bilmem- ilk insanın avlanırken avını taklit etmesine kadar geri gittim.

Tiyatronun geçmişteki kökleri için çeşitli açıklamalar yapılmıştır. İlk insanoğlunun taklidi av oyunları ve ayinlerle ilgilidir. Bir hayvanı taklit etmek, dilin haberleşmeye yeterli olmadığı çağlarda, avdan dönüşte serüvenlerini arkadaşlarına anlatabilmek içindir. Bu, zamanla avın ayrılmaz bir bölümü oldu. Avcılar ya avlayacakları hayvanın kürkünü giyip onu taklit ederek yanına ürkütmeden yaklaşmak fırsatını buluyorlar ya da taklitçi büyüye baş vurarak -Çeroki Kızılderililerinin hindi avlarken yaban kedisi maskesi takması gibi- bir başka hayvanın taklidini yapıyor ve böylece bu hayvanın avcılık yeteneklerinin kendilerine geçeceğine inanıyorlardı. Burada açıkça belli olduğu gibi, kimliğini gizlemek, örtmek yerine, başlıca amaçları büyüdür. Avlarına yaklaşırken türkü söylerler, maskenin büyüsüyle hayvanı vuracaklarını belirtirler. **

Taklidin amacı öncelikle hayatta kalmak ve bolluğu sağlamak için. Hareketler, sesler ve kostümler işlevseldir; önemli olan işe yaramasıdır. Av ritüelleri, hayvan taklidi, bedenle anlatma ve sonrasında da av hikâyelerinin canlandırılması, tiyatronun erken performatif biçimlerini düşünmek için güçlü örneklerdir. 

 

Şimdi ben de bir av ve avcı hikayesi yazsam…

Avcı, bir ceylan postunu omuzlarına atar. Deri hâlâ ceylanın keskin kokusunu taşımaktadır. Başına kafa parçasını takar, boynuzlar omuz hizasında iki karanlık dal gibi yükselir. Göz deliklerinden etrafı görür; güvende de hissettirir bu dar bakış. Her adımını sessizce atar. Nefesinin adımlarıyla uyumlu olmasına dikkat eder. Rüzgâr, postun kokusunu alıp sürüye taşır. Sürü, vadinin bir ucunda, toplanmıştır. Erkek ceylan, başını kaldırıp etrafı tarar, kulaklarını rüzgârın geldiği yöne çevirir. Avcı, o esnada çalılıkların arkasında sürünün en genç dişisini izler. Diğer avcılar onun işaretine kilitlenmiştir. Bir an, erkek ceylan ona bakar. Avcı, başını hafifçe eğer, boynuzlarını öne çıkarır sanki otlanan bir başka erkekmiş gibi. Avcı, daha da yakınlaşır, neredeyse sürünün içindedir. Kalbi, bir ceylanınki gibi atıyordur. Genç dişinin su kenarına doğru yürüdüğünü görür. Mızrağını sıkıca kavrar, nefesini tutar. Dişi ceylan, bir adım daha atar. Göz göze gelirler. Ve birden… harekete geçer. Ceylan, irkilir. Sadece bir hırıltı duyulur. Sürünün, bir anda başını kaldırmasıyla toz duman olur ortalık, ayak sesleri vadiyi inletir. Avcı, ayağa kalkar; postu çıkarır. Avcılar, geyiği bir ritüel eşliğinde taşırlar.

Şimdi ajan hikâyesinden buraya nasıl geldin, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Avcı, geyik sürüsüne dalmış bir ajan değil de nedir! Onunkisi de kusursuz bir sıradanlık içinde avına yaklaşmak değil mi?  Her ikisinde de hayati tehlike; her ikisinde de nefesimizi tuttuğumuz bir gerilim yok mu? Her ikisinde de rollerini ne kadar iyi oynarlarsa o kadar hayatta kalma ihtimalleri yok mu? 

 

Bu kurduğum bağ (ilginç bir şekilde) beni Danimarkalı antropolog Rane Willerslev’in Sibirya’daki Yukaghir avcıları üzerine yaptığı araştırmalara götürdü. Willerslev, animizmi ilkel bir inançtan çok çevreyle kurulan rasyonel ve empatiye dayalı bir ilişki biçimi olarak ele alıyor; avcıların mimesis yoluyla avlarıyla kurduğu özdeşleşme ve kimlik dengesini inceliyor. 

 

Yukaghirler avlanmaya gittiklerinde hayvan bedenlerine bürünseler de, bu kolay yapılabilecek bir şey değildir, çünkü orijinal türlerine olan bağlılıklarını kaybetme ve geri dönüşü olmayan bir başkalaşıma girme riskini içerir. Bu nedenle, Yukaghirlerin bedenlerini avın görüntüsüne dönüştürürken hedefledikleri şey, mutlak anlamda hayvanın bakış açısını benimsemek, yani kelimenin tam anlamıyla hayvan olmak değildir. Aksine, hayvanın bakış açısını benimsemeye çalışırken, bir anlamda aynı kalmayı da başarırlar. Taklit pratiğinin, taklit edilen hayvana benzeme, ancak aynı zamanda ondan farklı olma yeteneğini sağladığını savunuyorum; Bu, avcıya ‘çift perspektif’ kazandırır; böylece hayvanın bakış açısını benimseyebilir ancak yine de avını kovalayan ve öldüren bir insan avcı olarak kalabilir. Aslında, taklit pratiği sayesinde perspektivizmin sembolik dünyasının mümkün kılındığını savunacağım. Taklit, hem benzerliği hem de farklılığı, Ben olmayı ve Öteki olmayı kaydeden, perspektifsel düşüncenin pratik bir yönü olduğunu ortaya koyar. **

 

İşte bu beni daha da ilginç bir noktaya getirdi. Avcının ava yaklaşırken yalnızca fiziksel olarak gizlenmediğini; zihnen ve bedenen hayvanın bakış açısını (perspektifini) benimsediğini ve hayvanın hareketlerini, seslerini ve kokusunu taklit ederek onunla bir “çift perspektif” (double perspective) ilişkisi kurduğunu dolayısıyla avcının hem kendisi hem de avladığı hayvan olduğundan söz eder. Rane Willerslev’e göre “Mimesis” süreci salt bir kandırma eylemi değil, derin bir empati ve baştan çıkarma edimidir. Avcı, ava kendisini onun “eşi” veya “türdeşi” gibi sunar. Hayvan, avcının bedeninde kendi türünden birini gördüğünü (veya onun tarafından baştan çıkarıldığını) düşündüğü an gardını düşürür ve avcıya yaklaşır. Avın gerçekleşmesi, bu mimetik yakınlaşmanın en tepe noktasıdır. 

 

Willerslev, şimdi daha da ilginç bir şeye dikkat çeker. Yukaghirlere göre, eğer bir avcı mimesis eylemini çok ileri götürür ve kendisini hayvana tamamen kaptırırsa, avladığı canlının ruhu tarafından ele geçirilebileceğini ve hayvanlaşan avcının, kendi insan kimliğini (tür kimliğini) tamamen kaybedip kalıcı olarak bir hayvana dönüşebileceğini (zihinsel veya ruhsal olarak), söyler.

 

Oyuncunun, rolden çıkamaması durumunu anlatıyor gibi…

Neyse, buradan şunu anlayabiliriz sanırım avcı, hayvana “yeterince yakın olacak ama onunla tamamen aynı olmayacak”; arasına bir mesafe bırakacak. Hayvanı kandıracak kadar hayvan olmalı, ancak onu vuracak tetiği çekecek bilinci koruyacak kadar da insan kalmalı. 

 

Bu cümleyi ajanlar için de kurabilirim: Ajanlar, KGB’yi atlatacak kadar ‘sıradan bir aile’ olmalı, ancak planı uygulayacak bilinci koruyacak kadar da ajan kalmalıdır. 

 

Bunu oyunculuk için düzenleyemez miyim? Oyuncu, seyirciyi inandıracak kadar oynadığı karaktere bürünmeli, ancak onu oynayacak bilinci koruyacak kadar da “oyuncu” kalmalı. “Çift perspektif” meselesinin oyunculuk için de işe yarar bir bakış olduğunu düşünüyorum. Av hayvanının, avcıyı değil kendine benzeyen geyiği görmesi gibi seyirci de oyuncuyu değil karakteri görebilmeli. Seyircinin gördüğü şey kusursuz oyunculuk değil; bir insan olmalı. İşte bence “kusursuz bir sıradanlık” burada önem kazanıyor.

 

Gordievski’nin sınır kapısına doğru ilerleyişindeki gerilim, insanın binlerce yıl önce avına yaklaşırken yaşadığı gerilimle yan yana koyma fikri saçma gelebilir. Ama bunu neden bir dramaturjik gerilim modeli olarak kurmayayım ki! Kusursuz bir sıradanlık, nasıl bu operasyonu başarılı kıldıysa, nasıl avcının avını yakalamasında başarılı olduysa sahnedeki oyuncunun oyununu da başarılı kılabilir. Ama doğal oyunculuk değil benim sözünü ettiğim. Tiyatroda doğal oyunculuktan çokça bahsedilir ama “kusursuz bir sıradanlık” bence onu karşılamıyor. 

Oyuncunun görünmezleştiği ama karakterin görünür hâle geldiği an.

Ajan olduklarının ‘anlaşılmazlaştığı’ ama sıradan bir ailenin görünür hâle geldiği an. Avcı olduğunun ‘anlaşılmazlaştığı’ ama sürüden herhangi biriymiş gibi algılandığı an.

Oyuncunun yaptığı şeyin oyunculuk gibi görünmemesi; bir insanın o durumda bulunuyormuşçasına düşünmesi, dinlemesi, beklemesi, sevinmesi, üzülmesi, gülmesi, ağlaması, öfkelenmesi, haykırması, isyan etmesi…

Bu yüzden oyunculuk biraz paradoksal bir sanat: Doğal görünen bir davranışı üretmek için doğallığın kendisinden çok daha fazla bilinç gerekir. Gündelik insan davranışının küçük, çelişkili, basit, eksik ve çoğu zaman fark edilmeyen ayrıntılarını, karakterin gerçekliğini taşıyacak bir şekilde işlemek; onları yeniden üretmek ve tasarlamak gerekir. İşimiz ayrıntılarda kendini gösterir.

Çünkü kusursuzluk ile sıradanlığı birbirine bağlayan şey tam olarak bu paradoks.

İnsan davranışları zaten bir tür performans içeriyor ama biz oyuncular bu davranışların hakikatini, kökenini araştırıyor ve onları bir tasarımcı gibi yeniden kuruyor, dönüştürüyor ve inşa ediyoruz, yaratıyoruz. Nihayetinde seyirci “oyunculuğumuzu” değil, “karakteri” izliyor. Elbette tiyatroda bambaşka oyunculuk estetikleri de var; Brechtyen oyunculuk, grotesk, fiziksel tiyatro, absürt, melodram gibi… Sadece “kusursuz bir sıradanlık” belirli bir oyunculuk estetiğini tanımlamaya yardımcı olabilir mi, diye sorguluyorum.

Bir karakteri sıradan bir insan kadar ikna edici oynamak. 

Ama bunun kolay olduğu düşünülmemeli; çünkü hepsinin arkasında inanılmaz bir emek var. Ajanlarda da, avcıda da, oyuncularda da…

Oyun bittikten sonra seyircideki “Bunu nasıl bu kadar basit gösterebildi?” hayranlığının, oyuncunun bunu yapmak için harcadığı olağanüstü çabayı görünür kılmamasından kaynaklandığını düşünüyorum. 

Neticede:

Ajanlar, sıradan bir aileye dönüşmez. Avcı, hayvana dönüşmez. Oyuncu da karaktere dönüşmez.

Ya da şöyle ifade edeyim:

Ajanlar, düşmanına ajan gibi görünmez. Avcı, avına avcı gibi görünmez. Oyuncu da seyircisine oyuncu olduğu haliyle görünmez.

Hepsi bir başkasının dünyasına bedensel olarak yaklaşır. Ve elbette o gerilimin içinde müthiş duygu yoğunluğu da var. Oyuncunun başka bir insanın davranışlarını derinden kavraması, o insanı, kendi dünyasında tasarladığı sıradan eylemler olarak var edebilmesindeki yoğunluk, sahicilik kıymetlli.

Kusursuz bir sıradanlıkta büyük bir emek gizli. Oyuncu, sıradan insanın performansını o kadar ustalıkla yeniden üretebilmeli ki, seyirci izlerken hikâyeye ve oyundaki karakterlere odaklanabilsin. 

 

*Dinlemek isteyenler için link: https://open.spotify.com/episode/2O5gtLnranJmMGUrXQPbqv?si=IR2vwGqTT_OeJdTg1UKiTg&utm_source=copy-link

**Metin And – Tiyatro Kılavuzu (Milliyet Yayınları 1973)

***Makaleyi okumak isteyenler için link: https://rai.onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/j.1467-9655.2004.00205.x

Picture of Ayşe Lebriz Berkem

Ayşe Lebriz Berkem

Tüm Yazıları