Ana içeriğe atla

FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

ÖLÜM BİR SON MUDUR?

ÖLÜM BİR SON MUDUR?

ÖLÜM BİR SON MUDUR?

Berin Uyar

Ekim ayı dopdolu. Ne kadar çok şey var yazacak. Ama benim aklım da dolu. Düşünceler kafamda oradan buraya atlayıp duruyor. Bir yanda memleket meseleleri. Hırsızlar, soyguncular ülkesi olmuşuz. Bir yanda aç çocuğu için ekmek peynir çalan adamı tutukluyorsun, bir yanda dillenderemeyeceğim meblağlarda paraları götüren yandaşlarını sorguya bile almıyorsun. Bunları düşüne düşüne aklımızı kaçırmak üzereyiz.

Bir yandan da ölüm haberleri. Sosyal medyayı açmaya korkuyorum inanın. Bir tanıdığımın bir dostumun ölüm veya hastalık haberi ile karşılaşacağım endişesi. Ama ölüm geliyor. En değerli insanlarımız alıp götürüyor.

Biz de gideceğiz. Ama hiç değilse arkamızdan iyi şeyler söylensin, geriye birşeyler kalsın istiyor insan. Belki de bu nedenle yazıyoruz, çiziyoruz, fotoğraflar çekip paylaşıyoruz.

Almanya’ya geçen hafta döndüm tatilden. Güzel zaman geçirdim. Bol bol yüzdüm. İkizlerimiz Luna ve Leo ile kıymetli ve bir daha tekrarlanamayacak güzel anlar yaşadım. Onlar büyüyorlar malum. Artık bir süre sonra kendi dünyalarını kuracaklar, bize de pek yüz vermeyecekler. Tohum ektik bol bol. Hergün suladılar. Bir canlının sorumluluğunu almak çok değerli. Bunu hiç aksatmadılar.

Eve geldim. Benim yaşadığım sokak bir çıkmaz yol. Taş çatlasa 100 metre uzunluğunda. Sevimli de. Üç katlı evler. Rengarenk. Önlerinde küçük, arkalarında büyük bahçeleri var. Bir de balkonlar. Herkes kendi zevkine göre süslüyor çiçeklerle. Kimi de kupkuru. O balkona açılan kapıda bir insan yaşıyor mu bilemiyorsun bile.

Sokakta bir soğukluk vardı bu kez. Birşey eksik ama ne. Tadı tuzu kaçmış adeta. Sonra birden farkettim ki, yolun en başında oturan yaşlı teyzenin balkonu boş. Oysa yıllardır hayranlıkla baktık o balkona ve önündeki bahçeye. Boş, bomboş. Ruhu yok sokağın. O, yerlere kadar uzayan, rengarenk sarkan begonyalar yok. Bu mahalleye taşındığımda, yaklaşık 25 yıl oldu, ilk gözüme çarpan balkondu bu. Yaşlı karı koca, önce balkonlarını sonra da bahçelerini eker biçer, rengarenk yaparlar, gelen geçenin yüreğine dokunurlardı. Önce adam öldü. Şimdi de kadıncağız ölmüş. Sokağımızın rengi solmuş inanın. 

Bazı insanlar böyle anılıyor işte. Öyle bir renk ve koku bırakıyorlar ki geriye onlar olmasa da yaşıyorsun onları. 

Bu son günlerde çok kayıp var. Az önce okudum Yeşilçam’ın “Altın Çocuk”u Göksel Arsoy da ayrılmış aramızdan. Ben Yeşilçam filmleriyle büyüdüğümden üzüldüm. Geçenlerde Kadir İnanır gitti. Arkasından söylenmedik laf bırakılmadı. Bıraktığı mirasın dedikodusu ayyuka çıktı. Adam hayatını paylaştığı kadına bırakmış mirasını, bize ne? 

Bu hafta düşünceleriyle ve eylemiyle dünyamıza anlam katan bir kadını daha kaybettik. İonna Kuçuradi. Türkiye’nin yetiştirdiği ender ve derin felsefe insanı. Hepimiz ondan çok şey öğrendik. İnsan hakları savunucusu. Hakkında çok şey yazılıp çiziliyor. Siyasi duruşu tartışılıyor. Ben bu duruş meselesine biraz gülüp geçtim desem kızacaklar var bana biliyorum. Türkiye’deki üniversiteleri tanıyan birisi olarak, bir kadınsan üstelik de Rum isen bir de Müslüman değilsen ve felsefe yapmaya kalkarsan nelerle karşılaşmış olabileceğini tahayyül bile edemiyorum. Büyük bir kayıptır ülkemiz için Kuçuradi.

Ölenin arkasından onu kutsallaştıracak methiyeler dizmekte ya da onu yerden yere batırmakta üstümüze yok. Yaşarken yapmadığımızı, yapamadığımızı ölünce yapıyoruz. Bu da bize özgü bir şey. Galiba nankörüz biraz da vefasız. İnsanları günahları ve sevaplarıyla birlikte değerlendirmeyi ne yazık ki başaramıyoruz henüz. Belki bir gün. Onu da ben görür müyüm bilmem. 

Bu sıralarda ölüm meselesine takıldım. Kendimi bundan kurtarmam gerek. Ölümü bir bitiş noktası olmaktan çıkarıp bir dönüşüm veya devamlılık haline getirmenin yolu, yaşamın boyunca ürettiklerinle yeni nesillere ışık olmaktan; bilime, felsefeye, insanlığın ortak mirasına bir katkı yapabilmekten geçiyor galiba.