Konservatuvardan mezun olmuş ve stajımı yapmak üzere Bursa Devlet Tiyatrosu’na gitmiştim. Babam, beni Topkapı‘dan Bursa’ya uğurlamıştı. Bursa Devlet Tiyatrosunun kapısından içeriye girdiğimde kapıdaki bir görevliye “Ben İstanbul’dan geliyorum, stajyerim” demiştim. Görevli kişi de “Hoşgeldiniz, buyrun” demiş, ben de buyurmuştum! Hiç unutmuyorum tiyatronun girişinde bir bank vardı, sahnenin girişinin hemen yanında, bavulumu koydum, o banka oturdum ve beklemeye başladım.
Hadi tahmin edin ne kadar beklemiş olabilirim?
Süreyi söylemeyeyim. Bir süre! sonra dedim, “bu böyle olmayacak, herhalde benim bir şey yapmam lazım.” Kalktım görevlinin yanına gittim, “Benim bir yere mi gitmem lazımdı” diye sordum. Görevli “Evet, yukarı müdüriyete çıkmanız gerekiyor” dedi merdivenleri göstererek. Yukarıya çıktım, baktım müdüriyet yazıyor, çekinerek sekreter hanımın odasına girdim, dedim “böyle böyle ben İstanbul’dan geldim stajyerim, ismim Ayşe Lebriz” Neyse prosedürleri yaptık, kalacağım yer gösterildi ve iki senelik stajım başladı.
Dünya iyisi bir sanat yönetmenimiz vardı; rahmetli Yalın Tolga bütün o dönemin stajyer sanatçılarını odasında topladı. “İlk projeniz bir çocuk oyunu ‘Akıllı Tavşan” dedi. “Şimdi söyleyin bakalım çocuklar, oyunda hangi rolü oynamak istersiniz?” Tek tek arkadaşlarım söyledi; ben sustum. Bana döndü “Ayşe, sen ne oynamak istersin?” dedi “Siz neyi uygun görürseniz efendim” dedim. Yalın Bey gayet kibarca “Sen ne oynamak istersin, diye soruyorum” dedi. Ben de “Siz neyi uygun görürseniz onu oynarım efendim” dedim. Yalın Bey en sonunda dayanamadı “Kızım senin oynayacağın bir rol var burada, o da tavşan rolü” dedi. Ben yine “Siz nasıl uygun görürseniz efendim” dedim.
Aradan yıllar yıllar geçti mesleğimin başında, çiçeği burnunda bir oyuncuyum. O zamanki menejerim benim oyuncu olarak halimi tavrımı duruşumu, sanatsal yaklaşımımı anlamış olduğu için benim çok sevdiğimi de bildiği bir yönetmenin ajansa geleceğini haber verdi ve “lütfen gel, seni tanıştırmak istiyorum” dedi. Ben de havalara uçarak, büyük bir sevinçle koşa koşa gittim. İnanın bu yönetmenin bütün filmlerini izlemiştim ve üzerine bir cümle olsun edebilirdim. Ajansın bahçesinde oturduk. Başka tanıdığım tanımadığım oyuncu arkadaşlarım da vardı orada. Herkes yönetmene iltifatlarda bulunmaya başladı; filmlerini ne kadar sevdiklerini ne kadar beğendiklerini -tahmin edin işte- onlar anlattıkça anlattı, ben gittikçe istiridye gibi kabuğumun içine çekildim, görünmez oldum; o kadar görünmez oldum, o kadar görünmez oldum ki sonunda yönetmen döndü bana “Siz kimsiniz.” dedi. “Ben,” dedim… Hemen menejerim devreye girdi, “Ayşe”, dedi “şudur şudur budur falan…” anlatmaya başladı. Ben yine sustum.
İstanbul Devlet Tiyatrosunda çalıştığım onca yıl hem DT’de oyun oynuyorum hem dersler veriyorum hem özel tiyatro yapıyorum yani deli gibi çalışıyorum ama herhangi bir şey istemek için herhangi bir müdürün kapısını çalmadım, bir kişi hariç. O da Galip Erdal idi. Dedim, “Ben şu kadar yıldan beri çocuklarla çalışıyorum. Sonra üniversite ve lisede tiyatro kulüplerinde oyun yönetiyorum. Üniversitede oyunculuk dersi de veriyorum. Bir kez etimden sütümden tüyümden faydalanın” demiştim hiç unutmuyorum. “Ayşe ne demek ne yapmak istiyorsun?” dedi. “Bir çocuk oyunu yapmak istiyorum.” dedim. Şahane bir oyun önerdim, edebi kuruldan geçti. Sanat yönetmeni arkadaşım, sezon kapanmadan oyuncu seçmelerini yapmamızı ama provalara Ağustosta başlamamızı istedi. Bir hafta sonra babam hastaneye kaldırıldı, oyuncu seçmelerini yapamadım. Babam vefat etti. Galip görevden alındı. İstanbul’daki ikinci çocuk oyununu yapmak, hayal oldu. Yıl 2007 ilk kez bir sanat yönetmenine “Merhaba” demiştim. İşin olup olmamasından çok daha önemliydi bu. O merhaba’da saklı koca bir dünya vardı.
Bundan yaklaşık iki ay önceydi sanırım. Galata’dan Tophane’ye iniyorum. Baktım karşıdan Emin Alper geliyor. Yanımdan geçti. Durdum. Dönüp “Merhaba” dedim. “Tebrik ederim, filminizi çok beğendim; çok da gurur duydum.” Şaşırdı. Yüzünde hoş bir tebessüm belirdi “Teşekkür ederim” dedi. “İyi günler” dedim. Yolumuza devam ettik.
Bundan otuz sene önceki Ayşe, bu merhabayı kendinden de karşısındakinden de esirgerdi. İnzivadaymış gibi çalışarak geçen yıllarım pek sosyalleşmeme izin vermediğinden içine kapanık kişiliğimle bir hayat kurmam zaman almıştı.
Ben, benim projemim.
Çok iddialı bir cümle oldu farkındayım. Ama bu cümleyi acılarını dindirmiş bir “oyuncu” olarak söylüyorum. İçe dönüklük ile iletişim kuramamanın aynı şey olmadığını kendine öğretmiş biri olarak söylüyorum bunu. İçe dönük bir sanatçı da öyle ya da böyle bir kariyer inşa edebilir. Tekrarlıyorum sürekli “Sen sessiz, çekingen, düşünceli ve yalnızlığı seven biri olabilirsin; yine de gerektiğinde oyununu, üretimini, hayallerini anlatabilir, ilişkiler kurabilir ve profesyonel çevreni geliştirebilirsin.”
Girişimcilik, doğam gereği benim için pek de kolay değil. Kadın girişimciler için zor, benim için çok daha zor. Toplumsal, politik, ekonomik ve kültürel normlardan kaynaklanan pek çok farklı cephede mücadele edilmesi gerekiyor. Diyelim ben atak, eylem odaklı, risk alan ve problem çözme yeteneğine sahip biriyim. Ama bununla bitmiyor ki iş! Bana girişimci muamelesi yaptıklarında benim “oyunumu” yani ürünümü satın alacak “seyirciye” yani müşterilere (bu tabiri hiç sevmeden ama derdimi anlatmak için yazıyorum) ihtiyacım olacak tabii ki! Tiyatroyu kurduğum ilk yıllarda seyirciye ulaşmam ile bugün seyirciye ulaşmam arasında dağlar kadar fark var. Finansal kaynağa ihtiyacımın olacağı açık. Bu nasıl olacak! Banka kredisi alabiliyor muyum, ‘melek yatırımcı’ bulabiliyor muyum, fonlar bana gani gani akıyor mu? Yoo… Mesela ben bir kadın girişimci olarak -herkes öyle diyor, ben de kabul ediyorum- o zaman KOSGEB’e müracaat edebiliyor muyum? Yoo… Kendimi sörfe yeni başlamış biri gibi dalgalarla boğuşan, düşüp kalkan, boğulma tehlikesi atlatan biri olarak görüyorum. Deniyor ki girişimcilere “müşterilerinize onların ilgisini çekebilecek pazarlama stratejileri ile ulaşmanız gerekir”. “Dostum”, diyesim var “günümüzde seyircimizin dikkatini çekecek en etkili şey celebrity isimler”. Eğri oturalım doğru konuşalım eşit olmayan erişim, nasıl ki kadın girişimcilerin en büyük sorunlarından biri ise tiyatroda da bizim sorunumuz bu. Eşit değiliz.
2008’de kendi oyunlarımı yapmaya başladığımda ister istemez işin sanat tarafından yapımcı tarafına, basın ve halkla ilişkiler tarafına geçmiş ve (beceriksiz) bir “girişimci” olmuştum. Bunu ironik bir biçimde yazıyorum çünkü kadın girişimci nasıl olunur üzerine okumalar yaptığımda bir girişimcide olması gereken maddelerin yanına bende olan ve olmayanları işaretlediğimde önüme ağlamalık bir tablo çıkmıştı. Bunlardan biri vardı ki bende “AllahAllah” durumuydu: NETWORKING. Hayatını çalışarak, üreterek ama ister istemez inzivada geçiren biri olarak bunun ‘eksi’ olması kaçınılmazdı ama bir sanatçı olarak bununla yüzleşmemek de olmazdı.
Bir girişimci için “girişimcilik ekosisteminin” en önemli maddelerinden biri kabul etmeliyim ki Networking. Belki ağ ya da bağ da diyebiliriz. Bunun üzerine yıllardır bu kadar düşünmüşken son zamanlarda hayatın karşıma çıkardığı ve bu meseleye yaklaşımımı temize çekmeme neden olan Erdal Uzunoğlu’nun tanımıyla konuya giriş yapacağım:
“Başlayan iletişimlerin ilişkiye çevrilmesi” *FluTv
“İletişimden İlişkiye” başlığına ilham oldu. Kendisi bağlantılarına ilişkilerinin gücü ile fayda sağlayan bir Networker. Kendisinin networking kavramını yepyeni bir bakış açısıyla dönüştürmüş olduğunu gördüğümde keşke yıllar önce bunu idrak etseydim, dedim. Çünkü yaşamımda yolumun kesiştiği insanlarla çıkar odaklı ilişki kurmaktan kaçayım derken aslında rahatlıkla GERÇEK, DERİN, HAKİKİ, DÜRÜST İNSANİ BAĞLAR kurabilmeyi de geciktirmiş olduğumu fark ettim.
Erdal Uzunoğlu’nun networking vasıtasıyla iş dünyasına, kurumlara, bireylere, girişimcilere bir “Merhaba” ile başlayan yolculuğun büyüsel tarafını anlattığı her şeyi sanat/sanatçı olarak okumaya başladığımda mesele gözümde iyice aydınlığa kavuştu. Tüm “merhabalarımı” yeniden temize çektim. Şöyle ki…
Bir “merhaba”nın dünyaları değiştirebileceğine inanıyorum. Bu inanç, hem hayatımın hem de kariyerimin merkezinde yer alıyor. İnsanlarla bağ kurmanın gücünü keşfettiğim o ilk anlardan itibaren, tanışıklıkları fırsatlara, ağları güçlü bağlara dönüştürmek benim işim oldu. “Merhabanın Büyüsü” ve “Networking Çemberi” gibi etkinliklerle binlerce kişinin hayatına yön verdim. **Ağ değil, Bağ kur
Networking konusunu yazmaya karar vermemde genç meslektaşlarıma ışık olmak istememin de payı var. Bazen derslerimdeki sohbetlerimizde söylediğim “Merhaba, de; kendini tanıt, anlat; ama karşındakinin yaptığı işleri de çok iyi bil.” cümlesini daha da açma fırsatını bulacağım böylelikle. Yıllarca networking kelimesi beni irite etmişti. Çünkü ilişkiler ağında gizlenmiş “çıkar” kokusunu aldığımda bu fazlasıyla sanata odaklanmış biri olarak bana hiç de iyi gelmiyordu. Oysa zamanla perspektifimizi, odağımızı değiştirdiğimizde nasıl gerekli olduğunu öğrendim. Oyuncu olarak bizler sadece sahnede bedenimizle sesimizle, ifademizle, duruşumuzla, yorumumuzla bir karakter yaratmıyoruz, aslında hayatta da kendi karakterimizi var ediyoruz.
Bütün bunların ışığında şu soruları soruyorum:
Sanatçılar için networking sanatını öğrenmek gerekli midir?
Evet. Hayat bana burnumu sürte sürte iletişim ve ilişki kurma becerilerinin sanat pratiğini destekleyen çok önemli araçlar olduğunu öğretti. Elbette sanatçı ürettiği işlerin görünür olmasını isteyecek. Ancak networking, sanatın yerine, sanatçının işlerinin önüne geçmemeli. Bu, sanatının önüne geçtiğinde müthiş bir pazarlama taktiği kokusu buram buram geliyor, elimde değil oradan kaçasım geliyor. Biliyorum ki, birçok yetenekli sanatçı, işleri, eserleri, oyunları güçlü olmasına rağmen görünürlük eksikliği nedeniyle zorlanıyor. Bunun böyle olması bir kader olmamalı. İletişim ve networking bu kişinin görünür olmasını sağlayan destekleyici araçlar olabilir. Bu mümkün. Burada önemli olan sanatçı olarak bizlerin networking’in, kendimizi satmaya çalışmak olmadığını kavramamız. Erdal Uzunoğlu’nun bana ışık olan kıymetli merhabasının anlamını kendisi şöyle ifade ediyor:
“Merhaba” ile anılmak… Merhaba demeyi hep çok sevdim ben. Mucizesine inandım. Bu kelimenin bana sunduklarını kana kana içtim. Hayata sunduklarının fark edilmesi için ilham oldum sayısız insana. O kadar şanslıydım ki… Bir ‘merhaba’ yetti dünyamı aydınlatıvermeye. Bazen babasının elinden tutabilmek için kolunu kaldırmak zorunda kalan, otobüs durağındaki minik bir çocuktan geldi bu merhaba. Bazen uçakta tanışılan kudretli bir iş insanından. Aynıydı benim için ikisi de. ***Lifeworks
Edip Cansever’in şiiri geldi aklıma “En iyisi kalksam yanına gitsem / Sevgiyle, sıcak, içten / Şöyle bir merhaba desem.”
Ya da Halikarnas Balıkçısı’nın şiiri “Merhaba deniz, merhaba gökyüzü, merhaba insan!”
Merhabanın içtenliğine kim dayanabilir ki!
Sanatçılar içe dönük olmak zorunda mı? (Bu soru kendim için)
İçe dönük olmak tiyatro yapmak için bir engel değildir. İyi bir oyuncu olmak için sosyal biri olmak gerekmiyor. Dolayısıyla çevre yapacağım diye uğraşmak yerine oyuncu önce kendine yatırım yapsa çok daha iyi olur. Yıllar önce sahne performansım ile sosyal hayatımdaki enerjimin aynı olmak zorunda olmadığını öğrendiğimde rahatlamıştım. Bir oyuncu sahnede son derece etkileyici olmasına rağmen günlük hayatta oldukça sessiz ve içe dönük olabilir. İçe kapanık ve üretim odaklı bir sanatçı için networking öğrenmek, kişiliğini değiştirmek anlamına gelmiyor, bunu da idrak ettim. Zaten amaç daha dışa dönük biri olmak değil ki; ürettiği işi insanlara ulaştırabilecek sahici, gerçek ilişkileri kurabilmek. Kuşkusuz her sanatçının aynı şekilde davranması beklenmemeli. Farklı olabiliriz “bağ” kurmada. Herkes kendi “Merhaba”sını yaratabilmeli.
Günümüzde tüketim kültürü oldukça yaygın. Her şey hızla tüketiliyor. Bu, insan ilişkilerine yansıyacak ister istemez. Ekonomik krizlerin olduğu, insanların yoksullaştığı, herkesin ekmek kavgası verdiği, ayakta kalmaya çalıştığı bir dünyada merhabalarımıza bulaşmış olan menfaat kokusunu almamak mümkün mü? Gerçek bir bağ oluşmadığı, muhabbetin baştan kopmaya meyilli sarsaklıkta yürüdüğü, kimsenin kimseyi anlamaya vaktinin olmadığı bir zamanda ilişkiler de “kayıp” olacaktır haliyle. Doğal olarak insan ilişkilerinin çıkar odaklı, yapay, sahte olması, çabucak tüketilmesi her mesleğe sirayet ediyor. Kendimizi ve karşımızdakini şu soruyla anlamaya çalışmamız gerekiyor: “Bu kişi/Ben, benimle/onunla gerçekten ilişki mi kuruyor/kuruyorum, yoksa benim/onun, temsil ettiğim/temsil ettiği fırsatla mı ilgileniyor/ilgileniyorum?” Bu sorunun cevabı hemen verilecek gibi değil. Önemli olan sormak; cevabı zamanla netleşse de sabırla sormaya devam etmek. Bu yüzden çıkar kelimesinin olumsuz etkisine karşın “fayda” kelimesinin olumlu etkisinin hayatımda yer etmesini sağlamaya çalışıyorum. “Bana bir faydası olur mu?” ile “Bana ne çıkar sağlar?” arasında koskoca perspektif farkı varmış gibi geliyor. Birbirimizle “fayda” gözeterek kurulmuş ilişki daha sahici bana göre.
Bu bağlamda bir oyunculuk eğitiminde derinlikli bağlar kurmayı öğrenmek önemli. Oyunculuk bölümlerinin müfredatında var mı yok mu araştırmadım. Tiyatro işletmesinin olduğunu biliyorum ama oyuncunun profesyonel iletişim kurabilmesi; İş birliği geliştirmesi; Topluluk oluşturması ve topluluklara katılması; Dijital görünürlük ve sosyal medya kullanımı üzerine bir ders var mı bilmiyorum. Oyunculuk bölümü öğrencilerinin, “oyunculuk sanatına, networking sanatıyla biçim verecek bir perspektif oluşturmayı” zamanla ve el yordamıyla öğrenmeleri yerine kısa sürede ve bir sistemle bu meseleyi idrak etmeleri sağlanabilir. Oyuncu, zaten iletişim bilir diye düşünmemeli ve mesleki ağ kurmayı, kendini ifade etmeyi, kendi sektöründe sürdürülebilir bir kariyer inşa etmeyi hatta liderliği sanatçı kimliğiyle örtüştürebilecek bir yöntemle öğretebilirsiniz. Günümüzde kabul edelim yetenek de bir yere kadar, sonrasında dürüst ve içten bir mesleki kariyer nasıl kurulur, bunun üzerine düşünmeli.
Tiyatro doğası gereği kolektif bir sanat. Bir ekip işi. Bu yüzden ilişki kurma ve iletişim becerileri, tiyatro pratiğinin bir parçası. Sahne üzerinde dürüst olmayı önemseyen bunu kendine düstur edinen bir oyuncunun sahne dışında da insanlarla aynı dürüstlükte ve samimiyette profesyonel ilişkiler kurması mümkün. Genç oyuncu arkadaşlarım, yönetmenler ve sanatçılarla kurduğu ilişkilerini tüketilen değil, sürdürülen ilişkilere dönüştürebilir.
Bu nedenle tiyatro eğitiminde Networking Sanatı, bir yöntem olarak öğrencilere öğretilebilir diye düşünüyorum. Bu, onları “daha sosyal” yapmak için değil, sürdürülebilir bir sanat yaşamını kurabilmeleri için önemli.
Networking’i, “kendini pazarlamak”, “kalabalıklarda sürekli görünmek” veya “insanları etkilemeye çalışmak” olarak düşünüp reddetmekteki bakış ne kadar sorunluysa karşısındaki insanı yalnızca bir araç olarak görmeye başlayıp menfaati doğrultusunda onunla iletişime geçmek ve insanları potansiyel bir araç gibi gören bakış da sorunlu.
Oysa daha sürdürülebilir bir yaklaşım var.
“Bugün bir kişiyle anlamlı bir sohbet edebilir miyim?”
Hayatta her anlatılanın başına konan “gerçekten” kelimesi cümlenin tamamını sorgulamama neden olabiliyor. Ama burada bu kelimeye hararetle ihtiyaç duyuyorum. GERÇEKTEN kendini değil, işi konuşmak; GERÇEKTEN izlenen bir oyundan sonra düşüncelerini samimiyetle iletmek, GERÇEKTEN onunla içten paylaşımda bulunmak; GERÇEKTEN onu anlamak için dikkatle dinlemek; GERÇEKTEN sorular sormak; GERÇEKTEN merak etmek.
Böyle olduğunda karşımızdakinin hafızasında yer edebilir, hatırlanabiliriz.
Herkes ilişkilerini kokteyllerde, barlarda, meyhanelerde, galalarda, prömiyerlerde kalabalık etkinliklerde kurmak zorunda değil. Kendi adıma yapabileceğim daha çok meslektaşımın hele öğrencilerimin oyununu izlemeye çalışmak ve onlarla sohbet etmeyi sağlamak. Ömrüm çalışarak, oradan oraya koşturmayla geçtiğinden bunu ihmal ettiğimin bilincindeyim. Yoğunluktan yapamadığımda ise büyülü merhaba yerine geçen “Yeni oyununda başarılar diliyorum.” demek zor olmasa gerek. Bu görünürlüğün kirlendiği, karmaşıklaştığı yerde zarifçe “seni görüyorum” demek anlamına geldiği için iyi hissettirecektir de…
Hatta birine sırf onu hatırladığın için “Nasılsın? Neler yapıyorsun?” demek bile yeterli. Benim için bunun miladı pandemi oldu. Aklıma bir kişi geldiğinde arıyorum; o dakika olmasa da mutlaka arıyorum.
Yazımı, Bursa Devlet Tiyatrosu’nun kapısından sessizce ve çekingen giren o gencecik kızın bugüne kadar olan hayat perspektifini temize çekmesine vesile olduğu için Erdal Uzunuğlu’nun cümleleriyle bitirmek istiyorum.
Networkingin tanımı çok fazla. Biz, Manalı İnsan Etkileşimi, diyoruz. Sadece kendimizin değil kıymetlilerimizin de hayatına neler katabiliriz diye uygulamalı bir şekilde hayatınıza alıyoruz. Perspektifler değişiyor, hayatlar değişiyor. Demiyoruz ki insanlara muazzam networker olun; bir iseniz iki olun, ikiyseniz üç, dokuzsanız on olun. Bir adım yukarı çıkmak kâfi. ‘Ben yapamıyorum, küçük şehirde yaşıyorum, ben içe dönüğüm, ben çok yakışıklıyım, ben çok güzel bir kızım’ ön yargılarından ve zannetme hatalarından sıyrılıp, herkesin yapabileceği hayat değiştiren bir perspektifi hayatlara sokmak istiyoruz. ****Ağ değil, Bağ kur / video
Herkese sanatın inceliğinde bir merhaba, demek istiyorum.
*https://www.youtube.com/watch?v=EbBZUn64Opo&t=66s
**https://erdaluzunoglu.com/hakk%C4%B1mda
***https://www.lifeworkslabs.com/erdal-uzunoglu-1
****https://erdaluzunoglu.com/



