SUSKUNLUĞUN SÖZLERİ
Seda Erdem Duygu
Düşümdeki görüntü beyaz bir kanattı. Tek kanadından yaralı bir kuğunun öyküsüydü bu kez izlediğim.
Kuğunun sürüsüyle beraber göç edemeyip bir süs havuzuna kapatıldığına tanık oldum. Usul usul hüzünlü kuğunun yanına gidip sevgi ve ilgiyle gözlerine baktım. Kuğuların zarif görüntüleri dışında pek bilgim olmadığını gözlerini okudukça anlayacaktım.
“Arkadaşlarım ve ailemle meyve ağaçlarıyla çevrili bir göldeydik. Veda zamanı gelmişti, uzaklara uçmaya hazırlanıyorduk, göç şarkısını söylemeye başlamıştık. Bazılarımız havalanmıştı ki sağ kanadımda bir yanma hissettim. Canım acıyordu ve kanadımı açamıyordum. O sırada bir insanın bana doğru yürümekte olduğunu gördüm. Uçmak istedim. Tek kanatla uçmayı başaramadım. Bağırmak istedim. Bağırırsam yardım etmek için geri dönenlerin de yakalanacaklarını düşünüp korktum ve sustum. Sürüm gökyüzünde neredeyse görünmez olmuşken ayaklarım kalın iplerle bağlanmıştı. Kanadıma ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Günler sonra bu süs havuzuna kapatıldım. Beni yakalayan kişi ile havuzun bekçisi konuşurken; göl kıyısında uyuduğumuz son gece uyuşturulup , sağ kanadıma zarar verilmiş olduğunu duydum. “ diye gözleriyle fısıldadı Kuğu.
Kuğu çok mutsuzdu. Çünkü sürekli parka gelen insanlar tarafından izleniyorlardı. Kendisine bakan gözlerden çok rahatsızdı. Onlara bağırmak ve “beni seyretmeyi bırakın!” demek istiyordu. Bunu ilk denediğinde çıkardığı sesi duyan bir insan “bu tuhaf ses de neyin sesi?” diye sormuştu diğer insanlara. O an sesinin çok çirkin olduğunu düşünmüştü. Sesiyle insanları rahatsız ederse havuz görevlilerinin ceza vermesinden korktu. Bir tepsiyle fırına konup pişirilen ördeklerin, kazların hikayeleri kulaktan kulağa dolaşıyordu. Bağıramadı. Sadece insanları görmemeye çalıştı.
Diğer kuğularla ilk günler uzun uzun konuşmuş; onlara özgürlüğü, kuğuların doğal yaşamlarını anlatmayı denemişti.
“Nasıl yani?” dedi kuğulardan biri “Buradan başka havuzlar da mı var? ”
“Havuz değil! Göller! Kocaman bir dünya! Göller, nehirler, uçsuz bucaksız gökyüzü ve meyve dolu, çiçek dolu çeşit çeşit ağaçlar”
“Sana inanmıyorum” dedi bir başkası. “Burada da su var, ağaçlar var ve burası şüphesiz yaşanabilecek en güzel yer.”
“Hayır! Hayır! Burası bir süs havuzu. Sadece gelip geçenler bizi seyretsin diye yapılmış. Yapay bir göl bile değil! Burada özgür değiliz ve doğal yaşam biçimimiz bu değil. Bizim göç etmemiz, dünyanın başka yerlerindeki göllere gitmemiz gerek!” dedi.
Ancak diğer kuğular ona inanmamış; bu havuzda doğup büyüdüklerini, bu koşullarda yaşamaktan çok mutlu olduklarını, uçamayacaklarını ve onun anlattığı gibi bir yaşamlarının olamayacağını söylemişlerdi. Hatta bir süre sonra onunla dalga geçmişler, onun uçuk akıllı olduğunu fısıldamaya başlamışlardı. O da bu fısıldaşmalardan sonra kimseyle konuşmamayı seçmiş ve tamamen susmuştu.
Kuğu’nun öyküsünü gözlerinden dinlediğimde içim acıdı.Onun gibi ben de pek çok kez susmayı seçmiştim veya konuşsam bile dinlenilmediğimi hissetmiştim. Ne kadar zordu kendini, derdini anlatmak, anlaşılmak.
Peki ya konuşanlar, sesini özgüvenle başkalarına duyuranlar, diğerleri tarafından büyülenmişcesine dinlenenler… Onlar nasıl konuşuyorlardı?
Aradan belki birkaç yıl geçmişti. Günlerden bir gün düşümde tekrar bir kuğunun kanadını gördüm. Onu anımsayınca içim burulmuştu ve merak etmiştim acaba neden tekrar görmüştüm bu bembeyaz kanadı? Tekrar gözlerimi kapattım ve kuğu ile göz göze gelmeye niyet ettim.
Süs havuzu ve diğer kuğuları görebiliyordum ama onu bulamıyordum. Tekrar tekrar herbir kuğuya baktım hiçbirisi o değildi. İçimi incecikten bir sızı kapladı. Ona birşey olmuş olmalıydı. Bazıları beni anımsar gözlerle baktılar ve gözlerini çevirdiler benden. En gençlerinden biri zarifce yanıma doğru yüzmeye başladı. Gözlerimle gözlerini buluşturdu.
“ Seni hatırlıyorum; buraya ilk geldiğin zaman ben bir yavruydum. Onunla göz göze uzun uzun konuştuğunuzu görmüştüm. Sen gittikten sonra bir süre ferahlamışlık hissiyle dans edercesine yüzmüştü. Diğerleri onu ilk kez böyle görüyorlardı ve çok şaşırmışlardı. Gizlemeye çalıştıkları bir hayranlıkla onu izliyorlardı. Aslında onun gibi dans edercesine yüzemedikleri için biraz kıskanmışlardı. Onun bu su gibi dansını parktaki insanlar ve bekçi de fark etti tabii. İnsanlar fark edince bir anda duruverdi. Akşam olmasını bekledim, onun yanına gitmek onunla konuşmak istiyordum ama diğerlerinin bunu bilmesini istemiyordum. Sessizce yanına süzüldüm ve ona “hikayeni merak ediyorum bana anlatabilir misin?” dedim. İlk gece hiç sesini çıkarmadı, gözlerini kapattı. İkinci gece yine süzüle süzüle yanına gidip “hikayeni dinlemeyi istiyorum?” dedim. Bu kez gözleriyle uzun uzun yüzüme baktı ve sonra yine gözlerini kapattı. Üçüncü gece yanına vardığımda önce sadece gözlerine baktım bir süre sonra “anlatmak istemiyorsun sanırım ama ben seni, hikayeni, böyle dans edercesine yüzmeyi nasıl becerdiğini, birkaç gün önce gelen o genç kadına gözlerinle neler anlattığını merak ediyorum hem de çok” dedim. İlk kez gözlerinde tatlı bir ışıltı fark ettim.
Sonra bana “sen kimsin?” dedi. Süs havuzunda doğduğumu, bulutları izlemeyi ve rüzgarın sesini dinlemeyi sevdiğimi, arkadaşlarımın bunları saçma bulduğunu ve fazla soru sorduğum için Annem ile Babam’ın bazen bana kızdığını anlattım. “bu saatte senin uyuman gerekmiyor mu?” dedi. “şeyyy… ben… sadece geceleyin yanına gelebilirim… yan yana olduğumuzu fark ederlerse arkadaşlarım benimle oynamayabilir. Annem senin çok güzel yüzsen bile iyi bir kuğu olmadığını düşünüyor. Babam da eskiden senin konuştuğunu ama hep saçmaladığını söyledi. Seninle ilgili soru sormamı ve yanına yaklaşmamı kesinlikle yasakladılar… Bunları duymak seni üzüyor mu? Aslında anlatmak istemezdim ama sana açık olmak istedim” dedim.
O geceden sonra her gece buluştuk bana hikayesini, seni, hayallerini, hayal kırıklıklarını anlattı. Bazı geceler fıskiyenin arkasında ya da köprünün orada yüzme antremanı bile yaptık. Onun gibi dans edercesine yüzmeyi öğretti bana.
Her gün akşam olmasını sabırsızlıkla bekliyordum. Artık kimsenin sohbetinden keyif almıyordum. Arkadaşlarım da benden uzaklaşmaya başlamıştılar. Annem yalnızlaştığım için üzüldüğünü söyledi. Babam” arkadaşlarınla daha çok vakit geçirmelisin, biz bir sürüyüz bunu unutma!” dedi. Söylemek istediklerimi içimde tuttum ve başımı oynatarak “peki” dedim Babama.
Anlattıklarımı duyunca çok üzüldü, “Sana zarar veriyorum, seni yanlış etkiliyorum. Seninle sohbet etmek, yüzmek büyük mutluluk ama kendi sürünle arkadaşlık etmelisin. Ailen ve arkadaşlarınla ayrı düştüğün fikirlerin, duyguların olabilir ama onlardan kendini tamamen koparma. Benim kendi sürüme kavuşmam imkansız ama sen…” derken gözlerinden süzülen damlalara engel olamadı.
Ayışığı gözyaşlarına değdikçe; damlalar gökyüzüne doğru uçan ateş böceklerine dönüştüler. Yüzlerce ateş böceği birlikte uçarlarken; kuğunun suskunluğunda gizlenmiş tüm kelimeler gecenin karanlığında okunur olmuştu.
Sonra ki geceler yanına gittiğimde sadece gözleri hüzün dolu gülümsedi. Gündüzleriyse uzaktan beni izlediğini biliyordum. Onu mutlu etmek için sürümle de vakit geçiriyordum ama yalnız kaldığım ve bulutlara bakıp hayal kurduğum anlar daha mutlu hissediyordum.
Bir sabah gün doğumundan az sonra gökyüzünde daha önce hiç görmediğim hareketli bir şey fark ettim. Bir bulut değildi. Hareket edişinde dans edası saklıydı bu şeyin. Yaklaştıkça bir kuş sürüsü olduğunu anladım. Daha önce hiç kuş sürüsü görmemiştim ama o, bana anlatmıştı; yaban kazlarını, leylekleri, allıturnaları… O anlatırken hayal etmiştim ben de ve bu gördüğüm şey hayalimde canlananla örtüşüyordu. Yaklaşırlarken öndeki birkaç kuşun birbiriyle konuştuğunu ve bizim parka dikkatle baktıklarını farkettim. Parka doğru uçmaya devam ediyor sanki konacakları yeri arıyorlardı, Yaklaştılar, yaklaştılar, yaklaştılar…
O, benim bir süredir dikkatle gökyüzüne baktığımı fark etmiş miydi? Bilmiyorum ama ben kendimi tutamadım ve “Bir kuş sürüsü, bir kuş sürüsü geliyor! Tıpkı senin anlattığın gibi!” diye bağırmaya başladım.
Sürüdekiler önce bana sonra göğe baktılar.
O; kıyıya doğru yüzdü ve sudan çıkınca kanatlarını çırpmaya başladı. Uçmak istiyor ama uçamıyordu. Sesi çıkmıyor sadece hareketleriyle kendini göstermeye çalışıyordu.
Ona doğru yüzerken, “Haydi söyle! Bana her bahar göç etmeye başlarken bir şarkı söylediğinizi anlatmıştın ya! Söyleyebilirsin, söylemelisin şarkınızı!” diyordum.
Bana baktı, sonra göğe doğru döndü yüzünü ve şarkıyı söylemeye başladı. Başlangıçta sesi pek çıkmıyor gibiydi ama gittikçe yükseldi. Sözleri bilmediğim bir dildendi ama melodisi yüreğimi sevgiyle dolduruyordu.
O şarkısını söylerken sürü daha da yaklaşmıştı. Artık bir kuğu sürüsü, onun sürüsü olduklarından emindim. Derken bir koro eşlik etmeye başladı şarkıya. Göç şarkısı tüm parkı sarmıştı. Bana vedaları ve kavuşmaları anlattığını söylemişti bu şarkının.
Benim sürüm şaşkınlıkla izliyordu olmakta olanı… Demek anlattıkları doğruydu,demek onun sürüsü uçabiliyor, göç ederek diyar diyar dolaşıyordu dünyayı…
Sürüden iki kuğu yaklaşıp onun yanına kondular. Ona uçması için yardım edeceklerini ateş böceklerinin mektubunun kulaktan kulağa yayıldığını söylediler.
Bana döndü; “Teşekkürler, dostum” dedi. Gülümsedim, gözlerim dolmuştu. Onun için mutluydum ama bir daha onu görebilecek miydim?
“Unutma; doğanda var! Tıpkı dans edercesine yüzdüğün gibi uçabilirsin de!” dedi. İki kuğu sakatlanmış kanadına destek oldular. Onlar ona destek oldukça havalanmaya, havalandıkça kanatlarını zorlanmadan kullanmaya başladı. Göç şarkısını bir kez daha söylemeye başladı sanki bana veda edercesine ve “bir gün tekrar buluşacağız” dercesine.
Onlar uzaklaştıkça süs havuzunu sorular kapladı. Sana neden dostum dedi?.. Şarkıyı nereden biliyorsun?.. Sen ve o gizli gizli konuşuyor muydunuz?.. Sana neler anlattı?.. Gerçekten dans edercesine yüzebiliyor musun?.. Şarkı ne anlatıyor, biliyor musun?.. Hiç uçmayı denedin mi?.. Biz de uçabilir miyiz? “



