FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Yollar Gide Gide…

Yollar Gide Gide…

Daha önce “Yol” adlı bir yazımı sunmuştum. Yola devam etmeli diyorum çünkü her yolculuğun mutlaka bir öyküsü vardır. Her şeyden önce A noktasından hareket edip B noktasına varmak bile başlı başına bir öyküdür. (Giriş için kararınca felsefe de yaptığıma göre, artık son Ankara-Milas yolculuğumu anlatabilirim.)

 

İzan Yayınlarının düzenlediği “Okur-Yazar” buluşmasından sonra dostlarımdan bazıları (Celal İnal, Sema İnal, Züleyha Akın) ile başka bir masaya geçip kendi aramızda sohbet ettik. Daha sonra beni Celal ve Züleyha Ankara Otogarına kadar götürüp otobüse sağ salim bindirdiler. Otobüsün hareket saati 21.30’du (yazı ile: dokuz buçuk) ve dışarıda yağmur başlamıştı. O nedenle yarım saat daha beni dışarıda beklemesinler diye arkadaşlarımla vedalaşıp onları evlerine gönderdim. 

 

Otobüsün içi zifiri karanlıktı ama terminalin ışıkları sayesinde on numaralı koltuğa yerleşip kemerimi bile taktım. Sonrasında tatlı bir uyku bastırdı, derken gözlerim kapandı. Bir süre sonra uyandığımda otobüs hâlâ terminalde bekliyordu. Sürücünün hizasındaki dijital duvar saati 21.45’i (yazı ile: hayırdır inşallah!) gösteriyordu ancak sürücü ve muavin, her ikisi de görünürde yoklardı. Neyse ki bir iki dakikayı geçmeden teşrif buyurdular ve kaptanımız sürücü makamına yerleşip kontağı çevirdi. On beş dakikalık gecikmenin sebebini açıklayan olmadı. Ben de Afyon’daki ihtiyaç molasından kısarak durumu telafi edeceklerdir diye düşündüm. 

 

Büyük terminallerin hallerini bilirsiniz. Otobüsler ne yazık ki düz bir hatta ilerleyemez. Yollar karmakarışık mühendislik ürünü olarak sarmal üstüne sarmal bir döngüde ilerler. Dolayısıyla biz de döne dolana binanın etrafında birkaç tur atmak suretiyle nihayet anayola çıkabildik. Çıktık ama işler bu kadarla kalmadı. Daha yola çıkar çıkmaz terminal binasının hemen bitişiğindeki ilk sapaktan sağa döndük ve kaptan yine kontağı kapattı. Hayır, kaçırılıyorsak bilelim de ona göre heyecanlanalım, haksız mıyım? Yine kimse açıklama yapmadı. Hem kaptan hem muavin otobüsten inip karanlıkta kayboldular. Sigara içenler inip birer tane yaktılar ve sanırım kaçırılma konusunda iyice derin düşüncelere daldılar, kimileri ise sadece efkâr dağıttı. Sigara içiyor olsaydım ben de efkâr dağıtmak için yakardım bir tane. Hayır, kaçırıyorsunuz, bari terminalin dibine kaçırmayın. Haksız mıyım?

 

Bekliyoruz, bekliyoruz ya gelen giden yok. Arada birkaç yolcu inip temiz hava alıyor, birkaçı da üşüdüğünden tekrar çıkıp yerine oturuyor. Bir mırıldanma bir uğultudur otobüste almış başını gidiyor.  Duvar saatimiz dijital; bir yelkovanı bile yok. Kırmızı kırmızı yanıp sönüyor. Dakikalar dakikalara eklendikçe insanlar tekrar sigara içmeye iniyor. Derken kaptanla muavin karanlığın içinden çıkıp geldiler. Hiçbir açıklama yok. Yan kapının basamaklarında bir hareketlenme oldu ama yeni yolcular mı geldi, yoksa basamakları tırmananlar bizim sigaracı taifesi miydi, karanlıkta o kadarını ayırt edemedim.

 

Neyse, kaptanımız direksiyon başına yerleşip kontağı tekrar çevirdiğinde dijital saat 22.45’i gösteriyordu (yazı ile: teeeyyy!) Tekrar karayoluna çıktığımızda kaptanımızın aslında ne kadar bıçkın biri olduğunu anladık. Basar mısın basmaz mısın, hız cetvelini görmüyordum ama hissedilen hızın saatte 140 – 160 km arasında seyrettiğinden adım kadar emindim. Bu hızla gidersek ecelin elinden kurtulamayacağımız kesinleşti dedim kendime (yazı ile: Hepimiz öleceğiz!) Derken başka bir yolcu otobüsü yalpalayarak yanımızdan geçti. Bir ara aramızdaki mesafe aynaları kıl payı kurtaracak kadar daraldı ve hep birlikte önce takla atmak, ardından korkunç metal sesleri çıkararak diğer otobüsle birlikte iç içe geçmiş vaziyette şarampole yuvarlanmak suretiyle nalları diktik. Tamam, cümlenin yarısından çoğunu kendim uydurdum. Kimse ölmedi, kaza da olmadı ama olabilirdi. 

 

Afyon dinlenme tesislerine sabaha karşı saat 03.00 gibi vardık. Bilet üstünde yazılı olan hareket saatinde yola çıkmış olsaydık en az iki saat daha erken varacaktık. Neyse, bunu da yaşamak varmış dedim ve kendimi yokladım; elim ayağım, her şeyim yerli yerindeydi. Demek ki ölmemişim. Rahat bir nefes aldım ama tam o sırada teybin içinden bir kadın sesi, kırk beş dakika yemek ve ihtiyaç molası demez mi? (Yazı ile: Oldu olacak yatıya kalsaydık!) İşte o anda insanlar nihayet isyan ettiler. Söylenen söylenene. Otobüsün içini yüksek perdeden bir uğultu sardı. Ben kalkıp kaptanın yanına gittim ve saat kaçta Milas’ta olacağımızı sordum. Beni Milas’ta karşılayacaklar vardı, gereksiz yere sabahın köründe evden çıkmasınlar diye düşündüm. Kaçta varacaksak ona göre zamanını bildirecektim. Kaptan hiç yüzüme bakmadan “Sekizde” dedi ve kontağı kapatıp otobüsten indi. İçimden kabaca bir hesap yaptım, yolda trafik sorunu olmazsa, kaptanımız hayatımız pahasına sürat yapmaya devam ederse, iyimser bir tahminle yine de söylediği saatte Milas’a yetişme şansımız vardı ama kırk beş dakika mola da neyin nesiydi! 

 

İndim. Lavaboydu, el yüz yıkama, tazelenmeydi derken molanın ilk beş dakikasında işim bitiverdi. Yemek de yemeyecektim. O nedenle “gidip tekrar koltuğuma oturup uyuyayım bari” dedim kendime. Otobüse yaklaşırken aklıma geldi. Bu tür mola yerlerinde kaptanlar ve diğer görevliler ya otobüsün başında bekler ya da ayrılacaklarsa kapıları kapatırlar. Sol yanıma göz attım. Çayevi benzeri bir yeri gözüme kestirdim. Kapılar kapalıysa oraya gidip oturacaktım. Ne var ki buna gerek kalmadı çünkü kapıların ikisi de ardına kadar açıktı. Karanlık otobüse bindim binmesine ama koltuğumu bulmam hiç kolay olmadı. En baştan koltukları sayarak kendi numarama ulaştım ve hemen uyuma pozisyonu aldım. 

 

Bir zaman sonra uyandığımda otobüs hâlâ karanlıktı ancak tüm yolcular gelmiş, herkes yerli yerine oturmuştu. Önümdeki kadın keşfe çıkmış, ikram kutusundaki çikolatalı kruvasanları kaptığı gibi yanından geçtiği herkese birer ikişer kruvasan dağıtıyordu. Bana da bir tane düştü doğal olarak. Bazı özel zamanlarda tatlı yemek iyi geliyor. Meğer teybin içindeki hanım kızın zikrettiği kırk beş dakikanın üzerinden bir kırk beş dakika daha geçmiş ve herkes sinirden saldıracak yer arıyormuş. Ben tabii uyuduğum için halen pamuk helva kıvamındaydım ama olsun, kruvasanımı yine de yedim elbette. 

 

Daha önceki manzaranın benzerini yaşıyorduk. Bir grup tiryaki inip sigara yakıyor, bir başka grup otobüse tırmanıp koltuğuna yerleşiyor, sonra yine yeni posta inenler, binenler derken dakikalar akıp gidiyordu. Nihayet takım elbiseli bir adam bindi otobüse ve kaptan koltuğunun yanında dikilerek herkesin duyacağı şekilde önemli bir anons yaptı. Size de olur mu bilmiyorum. Bende şalter atması hastalığı var. Arada sırada nükseder. O şalter bir attı mı, artık söylenen hiçbir şeyi anlamam. Görüntüler uçuşur, sözcükler kanatlanır, sesler şırıl şırıl dere gibi akar, akar, akar… Meğer bizim kaptan kaçmış! Takım elbiseli adam konuştukça konuşuyor. Algıladığım sözcükler kopuk kopuk ve hiçbir havuz problemine sığmıyor. Kart diyor, kaptan diyor, Antalya’dan yola çıktı diyor, kırk beş dakika daha sabretmemizi istiyor, benim havsalam almıyor, almıyor, almıyor. Tek anlayabildiğim, beklediklerimizin üstüne kırk beş dakika daha beklememiz gerektiği (yazı ile: hay ben sizin gibi otobüs şirketinin…)

 

Yapılacak bir şey yok! Kaptan kaçtı, biz yolcular terk edilmiş aşıklar gibi ortada kaldık. Otobüsün yarısı sigara içmeye indi. Zifiri karanlık olmasa kitap okurdum ama bu mümkün değildi. Beni Milas’tan alacak arkadaşlara mesaj yazıp gönderdim. “Sakın evden çıkmayın, ben varınca sizi ararım” dedim. Tekrar uyuyamazdım. Doğrusu gecenin uyku istihkakını sonuna kadar kullanmıştım. Şarjım bitmek üzereydi. Bir telefonluk enerjim kalana kadar internette yol, filan şehirle falan şehir arasındaki mesafe, Afyon’un haritadaki görüntüsü gibi abuk sabuk işlerle oyalandım. Derken yeni bir kaptan geldi ve nihayet yola devam ettik. Ha bu arada şükürler olsun ki muavinimiz bari kaçmamış. Akıllı bir gence benziyordu. Arkaya gidip ikramlıklara göz atmış olsa da “Kim yedi bizim kruvasanları?” diye sormaya kalkışmadı.

 

Milas’a vardığımda saat 11.30’u gösteriyordu (yazı ile: hey yavrum hey!) Milas’ın küçük terminalinde beklerken kendime çay söyledim ve telefonu açıp arkadaşlarımı aradım. Onlar beni gelip alana kadar tazecik çayın ve hayatta olmanın, hele ki onca maceradan sonra nihayet kendi toprağımda olmanın keyfini sürdüm. Beni almaya gelen arkadaşlar da evim yerine “seni kaçırıyoruz” diyerek kendi evlerine götürdüler. Orada beni kallavi bir kahvaltı sofrası bekliyordu. Yeni kitabım basılana kadar Ankara’ya bir daha gitmeyeceğim için “şimdilik” üzülmüyorum.

Picture of Zerrin Oktay

Zerrin Oktay

Tüm Yazıları