Sevgili Zehra
Mektubunu aldım. Senin de yazdığın gibi 3 Mayıs gecesi her şeye rağmen iyi geçti diyebilirim. Zor koşullarda tekerlekli sandalye ve ayağımda alçıyla gittiğim kızımın evlilik töreni ve yemeğinde saksı gibi otursam da mutlu oldum. Annem de aynı gece 95 yaşına çok mutlu girdi. Hatta bir ara mutluluktan ağladı.
Sonraki günler tabii ki kolay geçmedi ve geçmiyor. Yürüyebilmenin değerini o kadar iyi anladım ki! Oysa nikah sonrası sizlerle Mardin’de olmak ve bir şehri sadece yürüyerek gezme, tarihini, dokusunu ve ruhunu taş yollarda ve taş basamaklarda hissetme şansım vardı. Yine de yolladığınız fotolar ve güzel geçen seyahatiniz beni mutlu etti. Umarım benim de bir gün Güney Doğu bölgesini görme şansım olur çünkü annem ne kadar batılıysa babamın da kökleri doğuda. Yani benim bir yanım bilmesem de, görmesem de o topraklarda.
Şu sıralar evde kalınca Urfa’da geçen ve oldukça feodal ilişkilerin olduğu Halef dizisine bakıyorum. Urfa, Mardin, Diyarbakır ya da Anadolu’nun başka bölgelerinde feodal ilişkilerin, aşiret yapılarının, kan davasının, berdel benzeri evliliklerin veya ailelerin evlilik kararlarında çok güçlü olduğu düzenlerin kısaca senin anlattığın gibi gençlerin değil ailelerin evlendiği, çok bambaşka bir dünya var. Önceleri diziyi biraz abartılı buluyordum ama sanırım dizinin anlattığı dünyanın tamamen kurgu olduğunu söylemek zor. Özellikle kadınların aile onuru, soyun devamı ve çocuk sahibi olma baskısı altında yaşaması; gençlerin aşklarının aile çıkarlarına kurban edilmesi; erkeklik ve namus kavramlarının hayatları belirlemesi gerçek hayatta da karşılık bulan olgular. Tabii dizide yine özellikle kadın karakterlere bakıyorum. Hepsi söylediğin gibi ailelerin değiş tokuş nesnesi gibi. Ama daha da acısı asıl hanım ağaların ‘’eril gücüyle’’ bu ilişkilerin sürdürülmesi ve devam etmesi. Katı gelenekleri acımasızca sürdüren bu hanım ağalar eril-feodal sistemin gerçek taşıyıcıları ve koruyucuları gibi. Bu kadınlar oradaki düzeni sürdürmek uğruna en büyük kötülükleri yapabiliyor; özellikle genç kadınların canına okuyorlar. Burada ilginç olan şey, bu kadınların da aslında özgürleşmiş bireyler olmamaları. Güçleri var ama o güç yine ataerkil sistemin sınırları içinde. Bu yüzden kendilerinin yaşadığı baskıyı genç kadınlara aktarıyorlar. Bir anlamda mağdurken fail haline geliyorlar. Hatta dizide bu düzenin içine giren kent soylu ve eğitimli bir genç kadın bile bu kötülüğe bulaşarak toksik bir hal alabiliyor. Bu çok ilginç ve bize kurumların, geleneklerin ve kültürün çoğu zaman bireyleri de dönüştürebildiğini gösteriyor ve bu kadın da bir zamanlar tamamen karşı çıktığı yapının içine çekiliyor. Tabii dizide zaman zaman kadın ya da erkek karakterlerin bireysel seçimlerinin ve tepkilerinin düzende büyük kırılmalara da neden olduğu gösteriliyor ama bunun bedelleri çok acımasız oluyor. Diğer yandan kadın dayanışması ve genç bir kadının üniversite okuma hayali aşk ve ilişki söz konusu olduğunda hep gölgede kalıyor. Dizi bunları bize sadece gösteriyor mu yoksa rating kaygısıyla var olan ideolojiyi yeniden mi üretiyor düşünüp duruyorum. Diğer yandan tutan bir dizinin ardından aynı konuda bir çok dizinin ortaya çıkması da dizilerin sadece rayting kaygısı taşıdığını düşündürüyor. Bir dönem mafya dizileri, sonra tarih dizileri, sonra taşra-aşiret dizileri seyrediyoruz. Zaten kısmen iyi denebilecek doğru mesajlar veren bazı dizilerin ömrü de çok kısa sürüyor.
Yine Halef’e baktığımda dizinin “ne anlattığına” değil, “nasıl anlattığına” da bakıyorum tabii. Görünürde kan davasını eleştiriyor, kadınların ezilmesini ya da feodal düzenin yarattığı acıları görünür kılabiliyor belki, ancak bunu yaparken sürekli ihtişamlı konaklar, güçlü ağalar, dramatik aşk hikâyeleri ve entrikalar üzerinden bir çekicilik yaratıyor. Böyle olduğunda seyirci bir noktadan sonra ‘’eleştirilen’’ düzeni eleştiri olarak değil, heyecan verici bir dünya olarak izlemeye başlayabilir ve eleştirel gözleri tamamen kapanabilir.
İşte bu nedenle senin dizi eleştirisi yazma isteğini doğru buluyorum. Gerçi dergimizde henüz buna yer vermiyoruz çünkü bu alanda epey akademik çalışma, tez, vb. olmasına karşın bu anlamda dizi eleştiren ya da buna ilgi duyan birileri yok. Ya da bunun mecrası bizim dergi değil, belki daha popüler platformlar olmalı. Senin bu alanda yazdığın bir kitap var. Televizyon Dizi Pusulası; Dizi Eleştirisinin Temelleri. Bu kitabın kimlere ulaştığını merak ediyorum. Çünkü sanırım bu alanda bir ilk.
Gördüğün gibi Mardin’de rastladığın genç kadınlardan Halef dizisine doğru bir yolculuk oldu bu mektubum. Oysa sana evde ne kadar sıkıldığımı anlatacaktım ve okuduğum tiyatrallikle ilgili güzel bir kitabı… Ama toplumsal cinsiyet konusu beni o kadar sarmış ki Mardin gezisi beni yine bu konuya getirdi.
Diğer taraftan Ozan Güven konusundan söz etmişsin. Evet bu konuda da sana katılıyorum. Ancak erkeklerin özür dileyerek ve gerçekten ‘’erkeklik hapishanesi’’ni fark edip dönüşme potansiyelleri olması gerektiğine de inanıyorum. Umarım Ozan Güven de kişisel bir öz eleştiri yapabilecek noktaya gelir ve diğer hemcinslerine örnek olur. Ama tabii kadınların tepkisini de hiç azımsamıyorum ve değerli buluyorum.
Son olarak, beni şu sıralar çok mutlu eden şey, tüm teknik sorunlara karşın nihayet dergimizin yayında olması. Ve tabii ki benim en sevdiğim bölüm ‘’Toplumsal Cinsiyet ve Tiyatro’’ başlığı altındaki yazılar. Ben de bu bölümde Barış Celiloğlu yani senin Mardin’deki yol arkadaşınla bir söyleşi yaptım. Kadınların her alandaki başarılarını, emeklerini görünür kılmak önemli. Umarım bu söyleşi de Barış’ın yabancı bir ülkede 25 yıllık mücadelesini ve tiyatro serüvenini görünür kılar.
Yaz geldi sayılır. Umarım ikimizin de hayatındaki tüm olumsuzluklara ve engellere karşın keyifli ve üretken bir yaz geçiririz. Eylül’de tekrar mektuplarda buluşmak üzere…
Sevgiyle kal



